ORTA ASYA RÜZGÂRI 28 Şubat 2007
Posted by Oyhan Hasan Bıldırki in Araştırma, Divan Edebiyatı.add a comment
“Türkçe’nin Farsça’ya bu derece üstünlüğü, bu kadar genişliği meydanda iken, bu gerçek bilinmiyordu. Türk dili bırakılmak üzere idi. Bunun içindir ki, ben de gençliğimde geleneğe uyarak ilk şiirlerimi Farsça söyledim. Kendimi anlatmağa başlayınca, güçlükleri yenmek isteğiyle Türk diline döndüm ve onu düşünmeğe başladım.”
İşte bu düşünme, Çağatay Türkçesi’nin en büyük şairi olan Ali Şîr Nevâî’ye, iki dilin duruşması anlamına gelen “Muhakemetü’l-Lugateyn”i yazdırır. Şairin ismini ölümsüzleştiren ve adı etrafında geniş bir sevgi halesinin doğmasını hazırlayan bu kitaptır. Şair bu kitabıyla Türkçe’nin Farsça’dan daha zengin ve imkânlı bir dil olduğunu “yüz kelime” üzerinde örnekler vererek ispatlamaya çalışmıştır.
Türkçe sevdalısı Ali Şîr, aynı zamanda bir “teorisyen”dir. Nazım ve ölçü konularında, kendisinden sonrakilere de bilgi vermek amacıyla yazdığı “Mizânü’l-evzân”, şekilleri tanıtırken sergilediği örneklerle dikkat çekicidir. Tezkirecilik çığırının ilk başlatıcısı olan şair, “Mecâ-lisü’n-nefâ’is”iyle, 16. yüzyıl şairlerimizden Sehi Bey’e “Heştbehiş”i yazdırmıştır. Dört Türkçe, bir Farsça “Divân” sahibi olan “Çağatay gülü”nün altı mesnevisi daha vardır. Bunlar sırasıyla: “Hayretü’l-ebrâr, Ferhâd ü Şîrîn, Leylâ vü Mecnûn, Seb’a-i seyyâre, Sedd-i İskenderî ve Lisânü’ttayr”dır. Bu sıralamada yer alan ilk beş eser, “Hamse” adıyla bilinir. Şair, bu tarzın edebiyatımızdaki ilk temsilcisidir. Bilinen bütün eserlerinin sayısı “otuz”u geçer.
Ali Şîr, bütün eserlerinde “kompozisyon”a önem vermiş, divan nazım şekillerini başarıyla kullanmış, türlü “aruz” kalıplarını da ustalıkla uygulamıştır. Herat’ta (1441) doğmuş, bir Uygur Türkü’dür. Babası, hece ölçüsüyle şiirler yazan “Kiçkine Bahâ”dır. Lütfî, Sekkakî ve Emîrî gibi Çağatay şairlerine hayran olan Nevâî, Horasan hükümdârı Hüseyin Baykara’nın hem çocukluk arkadaşı, hem de veziridir. II. Bayezid devrinde İstanbul’a da gelen şair, 1501 yılının Ocak ayında Herat’ta ölür. Sağlığında hazırlattığı “Kudsiye Camii” yanındaki mezara gömülür.
GAZEL
Bahâr boldu vü gül meyli kılmadı könlüm
Açıldı gonca ve lîkin açılmadı könlüm
Yüzün hayâli bile vâlih erdi andak kim
Bahâr kelgen ü kitkenni bilmedi könlüm
Yüzün nezâresi de mest ü mahv idi yani
Ki gül çağıda zamâni ayılmadı könlüm
Zamâne gülbünide gonca dektür il könlü
Olarga şükr ki bâri katılmadı könlüm
Nevâyi gonca tilep könlüm ağzın etti heves
Egerçi tampadı lîkin yanılmadı könlüm
“Bahar geldi, (fakat) gönlüm güle meyletmedi. Goncalar açıldı fakat gönlüm açılmadı. (Çünkü) yüzün o kadar güzeldi ki ona dalmış olan gönlüm, baharın geldiğini ve gittiğini anlamadı. Yüzüne bakmaktan sarhoş olmalıydım ki, gül çağı gelmesine rağmen, gönlüm bir türlü ayılmadı. El gönlü; zamanedir, gül bahçesindeki her goncaya ilgi duyar. Şükrolsun ki benim gönlüm bir defa bile onlara katılmadı. Ey Nevâyi, gonca dileyen gönlüm onun ağzını istedi. Her ne kadar ağzını elde edemediyse de, onun goncadan da güzel olduğunda yanılmadı.”
Orta Asya rüzgârı, ne güzel esiyor değil mi?
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Kuşadası Halkın Sesi Gazetesi, Yıl: 2 Sayı: 185 / 5 Aralık 1995












