jump to navigation

BİR MEKTUP VE ÖTESİ 14 Şubat 2007

Posted by Oyhan Hasan Bıldırki in Mektuplar.
1 comment so far

      18.VII.942     

      Samim Bey,
      Bu sefer İstanbul’a geldiğim vakit sizi aradım. Bulamadım. Söke’de olduğunuzu söyleyerek bu adresi verdiler. Bilmem mektubum menziline vasıl olacak mı? Maksadımı tabii biliyorsunuz. Ne yapalım, biraz da sizin kabahatiniz. Vaad eden insanı dünyanın öbür ucuna kadar bırakmazlar. Mektubumu alır almaz teşebbüse geçerseniz belki benim ay başında izinli olmam kabil olur. Bu işin bu ay başı olmasının benim için ne kadar ehemmiyeti haiz bulunduğunu bir bilseniz, öyle zannediyorum, elinizden gelen gayreti esirgemezsiniz.
      Sebep, biliyorsunuz, valdenin rahatsızlığı. Adresim: As Pos. 1003 T. III. Muzaffer Paşanın tümenine bağlı. Bu ay zabitliğimin 4’ncü ayı. Resmen hiç izin almadım. Ehemmiyetine rağmen iş hakkında sizi fazla rahatsız etmek istemiyorum. Yarın Gelibolu’ya hareket edeceğim. Vaktim olsa size edebi hayattan falan da bahsederdim. İnteressant şeyler yok değil. Mecmualar çıkıyor. Kararlaştırıp münasip bir tanesinde yazalım. Sizin herhalde yeni yazılarınız vardır. Siz Söke’de, ben Gelibolu’da.  Mektubunuzu alırsam memnun olurum. Şimdilik pek çok selamlar ve sevgiler.

      ORHAN VELİ
      (Beşparmak Dergisi, Mayıs-Haziran 1998)

      Sahi siz, Orhan Veli’yi tanır mısınız? Ya da Samim Kocagöz’ü biliyor musunuz? Ben her ikisini de biraz tanıdığımı sanıyorum. Türk edebiyatının bu iki ünlü ismi, bir tarihlerde edebiyatımızın ayrı dallarında kalem oynatmışlar, okuyucularına da bildiklerini, sevdiklerini, gördüklerini ya da sezdiklerini anlatmaya çalışmışlardır. Yukarıya aldığımız mektup, Orhan Veli ile Samim Kocagöz’ün buluştukları bir ortak noktanın kesitidir.
      Biz, çok kere, eli kalem tutan insanları, oldukça rahat insanlar olarak düşünürüz. Onların katlandıkları birtakım zorlukların bulunduğunu bile hayâl etmek istemeyiz. Bize göre onlar, sıkıntısız insanlardır. Fakat, işte görüyorsunuz, geriye bırakılan bir belge, işin hiç de öyle olmadığını gösteriyor.
      Dilerseniz mektubu bir kere daha, yeni baştan okuyunuz. 1942 Temmuz’unda yazılan bu mektupta oldukça, “ilgi çekici nokta” için, “interessant” tabirini kullanmış. Demek ki Türkçe’nin problemleri o tarihlerde de karşımıza çıkıyor. Dilimizi zorlayan yabancı kelimelerle derdimizi anlatma alışkanlığı, o tarihlerde de saltanatını sürdürüyor. Ama burada bir incelik var: Orhan Veli, kelimeyi aldığı dildeki haliyle yazarak doğrusunu yapıyor. Dilde asıl olan da budur. Zira ilgilisi, yani şuurlu olan bir dilci, daha sonraki dönemlerde bu inceliğe dikkat edecek, sevimsiz kelimenin Türkçe’sini bulacaktır.
      Mektuba göre Samim Kocagöz, önceden tanıdığı Orhan Veli’ye bir konuda yardımcı olmak için söz vermiştir. “Vaad eden insanı dünyanın öbür ucuna kadar bırakmazlar” anlayışından yola çıkan Orhan Veli, verilen sözün yerine getirilmesini istemektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği o günlerde Orhan Veli, Gelibolu’da askerdir. Annesi rahatsızdır. Subay olan Orhan Veli, hiç resmi izin kullanmamıştır. Kocagöz ile buluşmak için İstanbul’a gitmiştir. Ama onu, orada da bulamayınca, yukarıdaki mektubu ünlü yazarımızın Söke’deki adresine göndermiştir. Verilen sözün tutulmasından başka, mektup sahibi, Samim Kocagöz’den bir istekte daha bulunmaktadır: Edebiyat dergilerinden birinde, münasip görüleninde, birlikte yazı yazmak.
      İşin püf noktası bu!
      Gördüğümüz kadarıyla edebiyat alanında birlikte harekete geçmek, daha sonraki dönemlerde, “başarıya atılan imza” olarak karşımıza çıkıyor.
      Yerelde yazanlarımızın da, birlikte hareket etmeleri gerekmiyor mu? Yoksa onlar, “başarıya atılacak imza” olmak istemiyorlar mı? Başarıya ulaşmanın en kestirme yolu, birlikte hareketten geçmez mi?

      Oyhan Hasan BILDIRKİ

      Medya Gazetesi (Söke), Yıl: 2 Sayı: 39 / 24-31 Temmuz 1998