ARAMIZDAN BİR BULUT GEÇTİ 5 Şubat 2007
Posted by Oyhan Hasan Bıldırki in Kişisel İnceleme ve Görüş.1 comment so far
Sevdiğim hikâyecilerimizin arasında yer alan Şevket Bulut, şimdi aramızda yok. Yazıma nasıl başlayacağımı da kestiremiyorum. Aslında ben, Bulut’tan bana ulaşan son kitabı “SINIRDAKİ TARLA” üzerinde durarak, yazarından ziyade, hikâyelerini tanıtacaktım. Kısmet değilmiş.
Çünkü; 1936 Kilis doğumlu Şevket Bulut, eylül ayının büyüsüne kapılıp gitti. 17 Eylül 1996’da aramızdan ayrıldı. Anlayacağınız: Daha en olgun çağının birbirinden iddialı olduğuna inandığımız hikâyelerini de tamamlayamadan, bu dünyadan göçtü. Sanki “Sınırdaki Tarla”nın, ucu görünmez Anadolu’muzun kahrına dayanamadı. Problemi ortaya koydu, çözümünü bize bıraktı. Birtakım acılarına birlikte katlandığımız “Sınırdaki Tarla”nın sıkıntıları, bölünmek istenmesi, bu yolda hayli tezgâhlar düzenlenmesi, türlü çeşitli tuzaklar hazırlanması, Şevket Bulut’u can evinden yaraladı. Yarası büyüdü, dayanamadı. Kendisine gel gel eden eylülün güzelliğine tutuldu. Kaleminin en genç çağında, hikâye dünyamızın burçlarında yükselme çizgisine ulaşan Bulut, aramızdan ayrıldı.
Şevket Bulut’u ben, 1970’li yıllarda, yazarları arasında bulunduğum, Nurettin Topçu’nun himayesinde, yayınına devam eden mektep dergilerimizden biri olan “Fikir ve Sanatta HAREKET”te tanıdım. Bu dergide 1970 yılında yayınlanan ilk hikâyesi “Odacı Mehmet Efendi”yi, sırasıyla “Al Karısı-1971”, “Sarı Arabalar-1974”, “Dilek Çınarı-1975”, “Kefensiz Ölüler-1984” adlı, önceki sonrakini aşan hikâye kitapları izledi. Fakat 1986 yılında, artık yeniden yeniden yaşamak zorunda bırakıldığı sürgünlere dayanamayıp, teknikerlik görevinden emekliye çıktı. Yaşadıklarının etkisiyle, aklınıza ne gelirse, hemen hepsine küstü. İyi yolda yonttuğu kalemini, kaldırıp attı. Sanki, anlayacaklarını sandıklarını böylece protesto ediyordu. Belki de yazdıklarım kime ne verdi, neyi değiştirdi diye düşünür oldu. Bahaettin Karakoç’un deyimiyle; “Tam met çağını yakalarken birden cezrî bir sessizliğe gömülüvermişti.”
Ben, bu sessizliğe gömülüşün, bu susuşun sebeplerini çok iyi biliyorum. Okuyucusunun gönlünde taht kuran, eserleri kapışılan, üstelik okunan Şevket Bulut, eleştirmenini bulamadı. Eleştirmenlerimiz, doğulu olmasına rağmen, “Türkmen”liğiyle övünen, Türklük ipine sımsıkı sarılan, üzerinde yaşadığı toprağın bölünmesini istemeyen, üstesine üstlük Türkçe yazan, Türkçe’mizin ustaları arasında kendisine derin izler bırakacak derecede yer bulabilen Bulut’u sevemediler, görmezden geldiler, yok saydılar. Aralarından bazıları, Türk hikâyeciliğini dönem dönem anlatmak zorunda kaldıklarında, bu dönemlerden birine soktukları Şevket Bulut’u, yalnızca isim çoğaltmak amacıyla sayıp geçtiler. Bu tutum, bu görmezden gelme tavrı, hazmedememe anlayışı, olgunluk çağına ulaşan Bulut’u, küstürmüş olmalı. Uzun ara susmasının, hiçbir dergide görünmeyişinin, küsmesinin sebebini bu noktalarda arayabiliriz.
Derken, tam “on iki” yıllık aradan sonra, kendi okuyucusuna duyduğu saygıdan olmalı, suskunluğunu bozdu. Bu defa dopdolu olarak, “Sınırdaki Tarla” ve “Yıkık Minare” adlı iki kitabıyla edebiyat dünyamıza dönüverdi (1996). Fakat bu defa da kader, peşini bırakmadı. Şevket Bulut, tam dostlarıyla buluşmanın, kaynaşmanın, yeniden zirveye tırmanmanın sevincini yaşayamadan 17 Eylül 1996’da öldü.
İşte bu noktada ben, kendimden endişeliyim. Bulut’u kaybetmenin üzüntüsünü yaşarken, hislerimi dizginleyebilecek miyim? Bakalım, göreceğiz.
Bir kere Şevket Bulut, hemen bütün hikâyecilerimizde gördüğümüz, hikâyeden romana geçme hastalığından yakasını kurtarabilen ilk ve tek yazarımızdır. Bu davranış, Bulut’un en ayırıcı özelliklerinden biridir. Sağlam, yapmacıksız, yabancı kelimelerden arınmış, sizi hiçbir şekilde yormayan, yakaladığında peşinden zevk vererek sürükleyen bir Türkçe’si var. Herhangi bir hikâyesindeki ilk cümlesine takıldığınız an duyduğunuz heyecan, son cümlesine ulaşana kadar bütün samimiyetiyle sürüyor. Dilinizde, dilimizin tadını duyar gibi oluyorsunuz. Nedense bir türlü “sözlük”lerimize sokamadığımız mahallî kelime ve deyimleri, “Yiğidin sığınağı inkâr!”, “Eldeki yara, senin için duvar kovuğu.” gibi atasözlerimizi, hikâyelerinde ustaca kullanmış. Böylece yeni kelime türetmektense, halk ağzının verimli pınarlarından faydalanmış. İnsanımızı anlatırken, kahramanlarının hiçbirisini idealize etmeksizin, olduğu ya da gördüğü gibi vermiş. Bu da, hikâyelerindeki bütün kahramanları, aramızdan biri yapmış. “Sınırdaki Tarla”da bulunan hikâyelerdeki hiçbir tipi, yadırgamıyorsunuz. Demek ki Şevket Bulut, oldukça başarılı bir gözlemcidir. İncelemeye aldığı tipler, capcanlıdır. Farkında olmadan acılarına ortak oluyor, sevinçlerini paylaşıyorsunuz. Bütün çaresizliğine rağmen, şehirde sahipsiz olmanın burukluğunu yaşayan eski dostlarıyla birlikte sığındığı oğul evini terk eden “Eğitmen Bal Hasan”ı öldüren şu tartışma, hayatın gerçeklerinden değil mi?
– “İnadı bırak baba… Çocuk değilsin… Aile huzurumuzu düşün… Torunlarını düşün… El için bozuşmaya değer mi?
– Senin için, herkes el bre oğlum… Ben bile elim… Öldüğüm gün, için için sevineceğini biliyorum… Gözünü dünya hırsı bürümüş… Karından, Allah’tan korktuğundan daha fazla korkuyorsun… Sen de Topal Derviş’in oğlu gibisin… Avrat erisin… Hatır-gönül tanımıyorsun…
– Baba, çok ileri gidiyorsun…
– Gel iki tokat vur da, beni sustur… Şunu bil ki, bir daha bu eve ayak basmam… Benim Kemal adında oğlum yok…
Sesi oldukça gür çıkıyordu. Titrek adımlarla konukların bulunduğu odaya doğru yürüdü… Gözleri ıslanmıştı… Boynunu büktü… Kahredici bir sesle:
– Kalk Derviş Ağa, dedi… Otele gidiyoruz…
Sözün gerisini tamamlayamadı. İki elini göğsünün üstüne bastırdı. Güçlükle nefes almaya çalıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. Kekeleyerek Kelime-î Şahadet getirdi. Yan üstü düştü. Ruhunu oracıkta teslim etti.”
(Sınırdaki Tarla, sayfa 15-16)
Hangimiz son demlerimizi yaşarken, şu veya bu sebepten ötürü “otellere” düşmüyoruz? Bu gerçeği, yok saymak mümkün mü?
“Sınırdaki Tarla – Mart 1996” kitabında, birbirinden güzel on beş hikâye var. Bu hikâyelerin her biri, yaşadığımız hayatın gerçek izlerini, okuyucusuna vermek istiyor. Kitabın ilk hikâyesi olan “Eğitmen Bal Hasan”da, birbirlerine karşı ikircimli davranmayan Topal Derviş ile Bal Hasan’ın karşısında, hem birbirlerine, hem de karşısındakilere ikircimli olan “oldukça göbekli ve kalın enseli” Avukat Kemal Bey ile “uzun boylu, sarışın, yeşil gözlü” karısı -evin hanımı- arasındaki çatışmalar, güya çocuklar adına yapılan birbirlerini kayırmalar, arkalamalar anlatılıyor. Hikâyenin dramatik örgüsü; “Töre, töre, töre… Töre sözcüğünü diline pelesenk etmişsin… Gayri devir değişti… Herkes kendi geçiminden aciz… Otel hangi güne duruyor?” sözleriyle düğümleniyor. Otel, yakınımızdaki gurbetin adı değil mi?
Yazar kahramanlarını isimlendirirken, bunların yaşadıkları çevre, yaptıkları iş, görünüş ve diğer kişiler tarafından adlandırılmalarına dikkat etmiştir. Bu yüzden onun kahramanları, bizden birileri olarak karşımıza çıkıyor, bizimle birlikte yaşıyorlar. Komiser Cavit Bey, Mıstık, Bakkal Mustafa Efendi, Zabıta Memuru Ali Bey, Bertizli Ejder Çavuş, Yarbay Neşet Dinçer, Deli Veysel, Hacı Hannan Ağa, Kel Kamber, Uzun boylu olan militan (Kanlı Kasap), Tıknaz (Çaylak Doktor), Kara Kemal, Çoğulhanlı Halil Ağa, Teknisyen İrfan Bey, Çakal Ali, Kep Mustafa, Tozlu Sülo, Demir Tüccarı Mustafa Efendi, Otel katibi Kadri Bey, Köfte Kadir, Çöp Bekir, Şoför Kâzım Kılıç, Müfettiş Bey, Müteahhit Mehmet Ali Efendi, Şeref Efendi, Kolcu Murat, İngiliz Yaşar, Maraş’lı tüccar terzi Mustafa Çaylı, Kömeç Ali, Afganistanlı Emir, Vali Bey, Kaymakam Bey gibi isimler, bu görüşümüzü destekleyen örneklerdir. Hikâyelerinde kadın kahramanlara da yer veren yazar, nedense onları takma isimlerle veya meslek adlarıyla anmıyor. Bu da yazarın nezaketinden kaynaklanan bir tutumdur. Ona göre kadın, “ana”dır.
Bütün hikâyelerinde olay, mutlaka bir coğrafik temele oturtuluyor. Teknikerlik görevinin kendisine sağladığı imkânla, doğduğu bölgeyi karış karış, dağı, ovası, nehri ve bütün bitkileriyle tanıyan yazar, bu unsurları ustaca kullanıyor. Benim de yakın ara gezme fırsatını bulduğum ve bildiğim Güneydoğu Anadolu, hikâyelerinin tamamına sinmiş, vatanlaşmış. Bu tutumuyla Şevket Bulut’a, “Güneydoğu’nun Cengiz Aymatov’u” diyebiliriz. Her ikisinin kaleminde de ülke toprakları, daha da güzelleşiyor. Bu açıdan baktığımızda yazar, her hikâyesinde bir başka Güneydoğu yöresini de bize tanıtıyor.
Bulut, bütün hikâyelerinde; “klasik hikâye plânı” uyguluyor. Fakat “düğüm”den sonra, lâfı uzatmadan, birkaç kısa cümle ile “çözüm”e geçiyor. Bütün hikâyelerinde sürpriz sonuçlara ulaşıyor. Ayrıca size, düşünme payı da bırakıyor. Sonucu beğenmezseniz, kaldığınız noktadan hareketle, “sonuç”u dilediğiniz gibi bitirebilirsiniz. Fakat bu defa da yazara kıyamıyorsunuz veya diri Türkçe’sinin etkisiyle sizi yanına aldığından, onun çözümüne uyuyorsunuz. Yazar, “Maupassant tarzı”nı benimseyen hikâyecilerimizdendir. “Oyun”, “Adam Tokatlayan Kaymakam” adlı hikâyelerinde yazarın, “kara mizah” yaptığını görüyoruz. Bunun yanında yazar, hemen bütün hikâyelerinde “folklorik unsur”lardan da faydalanıyor. Böylece gerçek hayatı, bütün yönleriyle, hepsi bilinsin ve söylensin, eksik bırakılmasın endişesiyle olduğu gibi önümüze çıkarıyor. “N’olacak, köylük yerin baş yemeği bulgur aşıynan duru ayran… Gayri, kara toprak gel gel ediyor.”, “Hiç keşüm etme, oğlum da misafiri sever.”, “Beni yağla balla beslediler.”, “Yarım ekmeği, üç kişiyle bölüşmek ister.” (Eğitmen Bal Hasan), “At iziyle it izi, birbirine karışır.”, “Bir dana, bir nahırı pisler.”, “Aç koynunda ekmek barınmaz.”, “Avcı da balık yakalamak için, oltasına yem takar.” (Çıkmazdaki Adam) gibi atasözleriyle de “folklorik unsur” destekleniyor. “Yelpik -verem- olmak, Maraşlılar’ın ayranı kabarmak, ehli kamil bir adama benzemek, çobanlık, Müslüman mahallesinde salyangoz satmak, akşamdan bayat -sarhoş- olmak, yoğurt külekleri, çırgar çıkartmak, halis Adıyaman malı, ne aparırsak kâr, idareye el koymak, telli et dolabı, tereyağına patates katmak, siyah ve yamalı şalvar, bir bardak sıcak ıhlamur ısmarlamak, süzgeçli sigara, kırmızı şeritli madalya, küvet, Kıbrıs Dağları’nda türkü söylemek, ocağın çıngısı -erkek evlât-, barajın yüksek gövdesi, dedenin diktiği çınarı kestirmemek, ziyaretgâh, hırlı herif, tapulu mal (hasreti), devletin suya gem vurması, zarı kırık gitmek, yeni devlet yolu, köseye sakal-kele perçem olmak, kazığa bağlı ip, serpme, aynalı sazan, seyyar merdiven, uğursuz baykuş, kurdun-çakalın ağzına yem olmak, bin bangınot bahşiş vermek, çeltik, Kapıdere treni gibi şavklı olmak, atıcılık, dini-imanı yok baykuş, namlu, kaya balığı, ovanın üstbaşına su vermek, görmeziye pazarlık, çapanın-kazmanın sapına yapışmak, kârı kardeş payı yapmak, kapıyı kilitlememek, kediler-köpekler artığı, dua okutarak sakal uzatmak” gibi öbekler hayatımızın satırbaşları, nirengi noktaları arasında yer almaz mı? Aşağıda vereceğimiz örnek paragrafta, “folklorik unsur” bütün haşmetiyle apaçık görünüyor:
“Kadın, ibriği alıp, on metre öteden akan arka daldırdı. Getirip ocağın ortasındaki üçayak’ın üstüne koydu. Kuşganadaki bulgur pilâvını geniş leğene boşalttı. Erittiği tavadaki yağı, pilâvın üzerine yayarak döktü. Haymanın altındaki çulun üzerine bez sofrayı serdi. Leğeni, suladığı yufka ekmekleri, üç ayrı tabaktaki domates salatasını teker teker taşıdı. Kalaylı taslara ayranları doldurdu. Tahta kaşıkları leğenin yakınına bıraktı. ‘Yemek hazır… Sofraya buyrun!’ diye mırıldandı. “Sınırdaki Tarla – s. 56)
Burada, kısa hatlarla kitaba adını veren “Sınırdaki Tarla” adlı hikâyeyi özetlemek istiyorum.
“Kel Kamber ve karısı Döne, Karasu’nun kıyısında, Leçe Geçidi’nde, tapusu Suriyeli Hacı Hannan Ağa’ya ait olan yasak bölgedeki bir tarlaya karpuz ekerler. Kamber, Oğuzeli’nin Barak Türkmenleri’nden. Hanımı Döne, “Şeyhhanlı adındaki Sünni Kürt Aşireti’ne mensup.” Kel Kamber, başkasıyla nişanlı olan Döne’yi, başlık ve yol parası bile vermeden kaçırmıştır. Töreye göre, bu davranış büyük bir suçtur ve cezası da ölümdür. Bu iki can, bu sebepten ötürü köşe bucak kaçak olarak yaşamaktadırlar.
Tam karpuzların toplanma zamanı, güneş batmak üzereyken, Suriye sınırının uç noktasındaki yasak bölgeye kod adları Kanlı Kasap ve Çaylak Doktor olan iki militan gelir. Kel Kamber ve Döne, gelenleri Tanrı misafiri olarak karşılarlar. Katıklarını onlarla paylaşırlar. Gelenlerin amacı, mayın tarlasından Suriye’ye geçmektir. Çünkü arkalarında kum gibi kaynayan Mehmetçikler var. Önce Kel Kamber’i zorlarlar. Kamber, onlara mayın alanında rehberlik yapmak istemez. Avuç dolusu marklarını geri çevirir. Gördüğü dayatma sonucu, militanlara rehber bulmak için yola çıkar. Bu sırada karısı Döne’ye karpuz yığınlarının arasına sakladığı otomatik Umman tabancasını, şayet darda kalırsa, kendisinin dönmesi gecikirse, gözünü kırpmadan kullanmasını söyler. Militanların isteğine boyun eğerek, diğer iki silâhını teslim ettikten sonra yola çıkar.
Gece ilerleyince Çaylak Doktor uyur. Her kadına tecavüz etme eğiliminde olan Kanlı Kasap, kendisiyle yatması için Döne’yi zorlar. Döne, ilkin bağlı bulunduğu iplerden kurtulmak ister. Bunun için de, militanın teklifini kabul etmiş görünür. Onu, karpuz yığınlarının yanına çeker. Umman tabancasının tetiğine dokunur.”
Hikâyeye özet olarak baktığımız zaman, konusunun oldukça basit bir şekilde ele alındığını sanırız. Fakat, böyle değil. Tencere kapak misali birbirine uyan, birbirleri için her türlü fedakârlığı göze alabilecek yapıda olan Kel Kamber ile Döne, zamanımızda örneklerine az rastlar olduğumuz vatansever tiplerdir. Ekip diktikleri toprağın tapusunun bile Suriyeli Ağa’ya ait olmasına rağmen, nimetinden yararlandıkları Türkiye aşkına, Kel Kamber, mayın alanını aşmaları hususunda militanlara bile bile yardımcı olmamış, karısı Döne de kocasının isteğine uygun davranarak, kendisine tecavüze yeltenen haini öldürmüştür.
Kamber’e göre, sol gözün seyirmesi hayra işaret değildir. Tedbiri elden bırakmaz. Bunda karısının da desteğini alır. “Kazla sazın çok olduğu yere mesken kurma” yanlısıdırlar. Yabancılara soru sormayı hafiflik sayarlar. Kendilerine gönül indirenlere, kusursuz hizmet etmeyi severler. Türk-Kürt ayrımı yapmazlar. Devlet yanlısıdırlar. Dünyalarını kurtaracak kadar maddî imkân yaratılsa bile, devletin menettiği meslekle uğraşmazlar. Helâl kazanç peşindedirler.
Hikâyede, Güneydoğu halkı ile bölgeyi bizden ayırmak isteyen militanlar arasındaki çatışma ön plâna çıkıyor. Baştan sona hikâye, gerilim üzerine kurulmuş. Dili sağlam. Türkçe’mizin dil pınarlarından derlenen atasözleri de yer yer kullanılmış. Gördüğüm kadarı ile Şevket Bulut, bölgesinin insanını çok iyi tanıyor. Kahramanlarını da bu insanların arasından seçmiş. Hiçbirini idealize etmemiş. Buna rağmen, bu tiplerden bazıları bizim için ideal olabilecek seviyelere çıkmışlar.
Şevket Bulut, hikâyeciliğimizin ustalarından. Yaşasaydı, kendisinden daha öğreneceğimiz çok şeyler vardı. Çünkü o, bize, bizim insanımızı anlatabilmenin yolunu bulmuştu. O’nu anlamak, anmak ve yaşatmak için, “Sınırdaki Tarla”yı okuyun, derim.
Ruhu şâd olsun!
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Sınırdaki Tarla (Hikâyeler), Şevket Bulut, 1966 – 158 sayfa
Dolunay Yayınları P.K. : 77 KAHRAMANMARAŞ
Aramızdan Bir Bulut Geçti, Yeni Söke Gazetesi – 28.11.1996 / 1.12.1996 ve Alkış Yıl: 7 Sayı: 34 Temmuz Ağustos 2007 s.15-16












