AKİF’İN ŞİİRİ VE SANATI 23 Nisan 2006
Posted by Oyhan Hasan Bıldırki in Araştırma/İnceleme, Türk Edebiyatı.trackback

Mehmet Akif Ersoy, 1873 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Mehmet Tahir Efendi, annesi Emine Şerife Hanım’dır. Asıl adı “Ragıyf” olan Akif’i, babasından başka herkes “Akif” diye çağırıyordu. Şair, ilk tahsiline “Emir Buharî” mahalle mektebinde başladı. Daha sonra iptidaîye devam etti. Rüşdiye’yi bitirince, “Mülkî Baytar Mektebi”ne gitti. Son okulu 1893 yılında bitirdi. Bu tarihten sonra Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da veteriner olarak dolaştı. 1913′te memuriyetten ayrıldı. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. İsmet Hanım’la evlendi. Akif, şiir dilinin inceliklerini ondan öğrendiğini itirafla, karısı için: “İstanbul şivesi hakkında benim kaamusum” derdi.
Yer yer bir sevgiliye benzettiği vatanı, dört bir yandan istilaya uğrayınca:
“Fakat sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin:
“Vatan!” deyip öleceksin semâda olsa yerin.
Nasıl tahammül eder hür olan esaretine?
Kör olsun, ağlamayan, ey vatan, felâketine!”
(Fatih Kürsüsünde, s. 282)
diyerek, İstiklâl Savaşı’na katıldı. Sakarya Savaşı’nın buhranlı anlarında, her ihtimale karşı Ankara’dan hicret başladığı zaman, Sakarya’nın düşmana mezar olacağını düşündü ve Ankara’dan ayrılmadı. Necip milletine “İstiklâl Marşı”nı hediye etti.
1926 yılında Mısır’a gitti. Orada, Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkçe Müderrisliği’nde bulundu. Daha sonra siroza yakalandı. İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936 pazar günü akşamı öldü. Ertesi günü, Türk gençliğinin elleri üzerinde Edirnekapı’daki şehitliğe defnedildi.
GİRİŞ
İlk eseri, Mektep Mecmuası’nın 26. sayısında neşredilen “Kur’ana Hitab” adlı manzumesidir (1895). Daha sonra Resimli Gazete’de ahlâkî, dinî ve hikemî konuları işleyen şiirler yazdıysa da, bunların hiçbirini “SAFAHAT”a almadı. 1897′den sonra 1908 Meşrutiyeti’ne kadar, şiir yazdıysa da, bunları yayınlamadı.
Akif’in Safahat’ı, Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hâtıralar, Âsım ve Gölgeler adlarıyla çeşitli yerlerde, çeşitli defalar basılmış, yedi kitabın birleştirilmesiyle meydana getirilmiş ilk ve tek kitabıdır.
Safahat’ın sözlük anlamı: “Safhalar, devreler” demektir. Kitaba adını veren ilk bölümde; şairin, yaşadığı çevredeki hayatını görüyoruz. Daha ziyade manzum hikâyelerin yer aldığı bu bölüm, Akif’in ev, sokak, mahalle karşısındaki gözlemlerinin realist mısralarda aksi gibidir. Bu şiirlerde bazen Allah’a sitem etmiş, bazen Allah’tan dinsizler için bile mağfiret dilemiştir. Burada Akif, maziyi sevmez. Onu dehşetli bir dikene, istikbâli de mübarek bir toprağa benzetir.
Süleymaniye Kürsüsünde, Türk bayrağı altında kurulacak İslâm birliğini ifade eden Akif, cami kürsüsüne, yaşanan hayatı, aydınları meşgul eden memleket ve dünya meselelerini sokmuştur. Bu, şiirimizde bir yeniliktir.
Hakkın Sesleri, âyet ve hadislerin manzum yorumlarına dayandırılmıştır. Burada Akif, halkı iyimserliğe çağırır, Balkan bozgununun sebeplerini ele alır.
Fatih Kürsüsünde, marifet ve fazilet konularına açıklık getirir.
Hâtıralar’da Akif şiirini, Berlin, Mısır ve Necit’e yaptığı seyahatlere dayandırarak, Batı medeniyetinin hangi ölçülere göre değerlendirilmesi gerektiğini anlatıyor.
Âsım, Akif’in şâhâseridir. Şair, onun vasıtasıyla Türk gençliğine seslenmektedir.
Gölgeler’de ise, kurtuluşu müjdeleyen mısraıların yanında, karamsar ve bezgin manzumeleri de görüyoruz. Bu bölümdeki şiirler, dini lirik karakterdedir.
Daima ölçülü olan, hiçbir konuda aşırıya kaçmayan, fikirlerindeki yanlışları görünce, geri dönmesini bilen bu imân ve fikir adamının başlıca arkadaşları arasında, sırasıyla; Abbas Halim Paşa, Dr. Adnan Adıvar, Babanzade Ahmet Naim, Ali Ekrem Bolayır, Ali Emirî, Ali Şefki Efendi, Recaizade Ekrem, Fuat Şemsi, Elmalı Hamdi Efendi, İbnülemin Mahmut Kemal Bey, Hüseyin Kâzım, İbrahim Bey, İsmail Hakkı İzmirli, Mithat Cemal, Prof. Fatin Gökmen, Eşref Edib, Mahir İz, Hasan Basri Çantay, Süleyman Nazif, Neyzen Tevfik, Ömer Lütfi Bey ve Ömer Rıza Doğrul gibi, yaşadıkları devre damgasını vuranlar vardır.
FİKİR HAREKETLERİ
1908 Meşrutiyeti’nden sonra, memleketin kurtuluşu ve milletin selameti için düşünen, eli kalem tutan aydınlarımız, çeşitli düşüncelerini basın vasıtasıyla, karınca kaderince, etraflarına yaymaya, kitlelere ulaştırmaya çalıştılar.
Bu hareketin içinde, Mehmet Akif’i de görüyoruz.
O yıllar, ülkemizde vatan sevgisinin yeni ıstıraplarla; hürriyet aşkının da derin özleyişlerle yaşandığı yıllardır.
Devletin içten kundaklanması, dışarıdan saldırıya uğraması, Rumeli’nin elden gider olması, Arapların, kendilerine hazırlanan tuzaklardan habersiz, Batılıların kucağına düşmesi, yıkılışı hızlandırmıştı.
Servetifünucu’lardan Fikret, Batı’dan gelen fikirlerin etkisinde kalmış, A’dan Z’ye, Avrupa’da ne varsa, almak gerekir düşüncesine kapılmıştır. Bunun karşısında yer alan ve İslâmi Türk Milliyetçiliği fikrine bağlanan Akif, Kur’anı asrın idrakine göre söyleterek, İslâm’a sımsıkı sarılma zamanın geldiğini, Avrupa’dan bize ne lazımsa onu almak gerektiğini ileri sürmüştür. Ziya Gökalp ve arkadaşları da, Türk Birliği, Türk Milliyetçiliği fikrini kendilerine bayrak edinmişlerdir.
Böylece, etkilerini hâlâ günümüzde de yer yer gösteren, “Avrupalılaşmak, İslâmlaşmak, Türkleşmek” gibi, üçlü bir fikir hareketi doğmuştur.
Aslında gayet sakin bir mizacın sahibi olan Akif, bütün kuvvetini ve ilhamını imanından alarak, hayatını sanatıyla birleştirmiştir. Yetişme tarzı itibariyle doğu ve batıyı orijinal kaynaklarından tanımış, anadili gibi bildiği Arapça, Farsça ve Fransızca sayesinde, dünya edebiyatının ünlüleri arasında yer alan Hâfız, Sâdî, Lamartine, Chateaubrian, Hugo, Anatol Frans, Renan, Alfonse Daudet’i tanımış, sevmiştir.
Bunlar, onun ufuklarını açmış, Akif’i, Muallim Nâci etkisinden de kurtarmıştır. Çok iyi bildiği Kur’an, çocukluğunda aldığı aile terbiyesi ve yaşadığı, gezip gördüğü çevreler, Akif’in düşünce yanını etkilemiş, onun İslâmi bir karakter örneği olmasını sağlamıştır.
O, gerçekçidir. Zulme karşıdır. Hürriyetin kölesidir. Bu tutumunda: “Emrolunduğu gibi doğru olunuz!” âyet-i kerimesiyle, Hz. Muhammed’in: “Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır!” ikâzının etkilerini görüyoruz.
“Hayır! Hayâl ile yoktur benim alış verişim
İnan ki her ne demişsem görüp te söylemişim
Şudur cihanda benim en sevdiğim meslek
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!”
mısraıları, kendi ağzından, Akif’in özetinden başka nedir? Ya şu mısralar, ne kadar engin ve hür bir şahsiyetin sahibinin portresini çiziyor, değil mi?
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Yukarıda, kısaca özetlediğimiz üç fikir, daha sonraları, “Muasırlaşmak, İslâmlaşmak, Türkleşmek” olarak idealize edilecek ve bugünkü modern Türkiye’nin doğuşunu hazırlayacaktır.
ŞİİRİ
Mithat Cemal Kuntay; “Akif, nazmın mermer tıraşıdır” der. Bu hükmünde, yerden göğe kadar haklıdır. Lâkin Akif, bu vadide çok mütevazidir. Safahat’ın ilk şiirinde, kendi şiir anlayışını şöylece özetlediğini görmekteyiz.
Bana sor sevgili kaari, sana ben söyliyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’ârım;
Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şiir için “göz yaşı” derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün asârım.
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyliyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizârım!
Oku, şayed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Bu şiiri biraz açmak, nazmın mermer tıraşının şiir anlayışını ortaya koymak istiyorum. O’na göre, şiiri hakkında, başkaları tarafından söylenenler veya söylenecek olanlar, lâftan ibaret kalacaktır. Kendi ifadesiyle, onun şiirleri; bir yığın sözden, yapmacıksız söylemekten, aczinin gözyaşından, hissedip söyleyemediklerinden başka nedir? Çünkü o, sanat bilmez, sanatkâr değildir. Onun şiiri, bir hisli yüreğin iniltileridir. Nedense bu iniltileri de, dilsiz kalbi yüzünden, hissettiği gibi ifade edememiştir. Bu yüzden de, kalbinden şikâyetçidir.
O, “Sanat, sanat içindir!” diyenlerin aksine, kalemini, milletinin emrine vermiştir. Her ne kadar önceleri, Muallim Nâci’nin ve Hâmid’in etkisinde kaldıysa da, sonraları kendi şahsiyetini bulmuş, milletimizin ıstıraplarının tercümanı olmuştur.
O, öyle bir tercümandır ki, içinde yaşadığı çağın tenkidini yaparken, milletinin hislerini anlatırken, çevresinde gördüğü bozuklukları, çarpıklıkları işaret ederken, kâh çok acı, kâh mizahi bir dil kullanırken, Müslüman Türk’ün ahlâk ve faziletinin nasıl olması gerektiğini belirtirken, kurtuluşa çareler gösterirken, sosyal bir yaraya parmak basarken, Türk milletinin, hatta Türk ırkının heyecanlarını ifade ederken, şehitlerimize yakışır şiir abideleri dikerken, ele aldığı konu, tem’a ile, kullanacağı nazım şeklini seçmiş, gerekirse manzum hikâye tarzını denemiş, gönlünün, aklının, imânının ilhâmlarını, milletinin ortak vicdanının sesini dile getirmiştir.
Hemen bütün şiirlerinde aruz veznini kullanmıştır. Hatta bu vezni; “Türk aruzu” haline getirmiştir. Burada, aklınıza, millî şairlerimizin en başında yer alan Akif’in, niçin kendi millî veznimiz olan “hece”yi kullanmadığı sorusu gelebilir. Bu konuda Akif’in bir kusuru, günahı yoktur. O da, bazı çevrelere kendini kabul ettirebilmek ve daha önemlisi, bir fikir adamı olarak; “İslâm Birliği” düşüncesine önderlik ettiğinden olmalı, ortak değerlerde bütünleşmek, onları yaşatmak anlayışına bağlanmıştır.
Fakat, hemen bütün şiirlerinde aruzu kırıp, bükmüş, onu hissedilmez bir hale getirmiştir. Anadili Türkçe’yi bütün incelikleriyle, bütün hassasiyetiyle bildiği için, hemen hiçbir mısraında, aruzun tumturaklı sesini göremezsiniz. İşte Akif, bu iki hususiyetinden dolayı, gerçekten Türk nazmının mermer tıraşıdır.
Şu örneklere bakınız:
“Ayran daha midesinde kaynar,
Kalkar da teres bilârdo oynar.”
“- Dokuz kuruş bu hasır, siz sekiz verin haydi…
Pazarlık etmiyelim bir kuruş için şimdi!”
“- Şu karşımızda duran kubbe galiba türbe…
– Ayol! Namaz geçiyor… Amma dalmışız lâfa be!
Bırak da türbeyi sen şimdicik biraz çabuk ol!
– Canım neden koşalım? Var ya vaktimiz bol bol…
Yetişmemiş bile olsak, kazası mümkündür!
– Hayır, yetişmeli, madem edası mümkündür.
– Demek sıvanmalı abdeste… Bari bir çeşme
Olaydı…
– Çeşme mi? Al işte!
– Dur fakat gitme!
– Senin uzun sürecek, anladım ki, abdestin;
Fotin çıkarması, bilmem ne… Çünkü yok mestin.
Bırak da ben gideyim, sonradan gelirsin sen…
Gecikme ha!
– Gelirim… Görmek isterim zaten.”
SONSÖZ
Kısaca Akif, son devir Türk şiirinin ve fikir hayatının tacidârları arasında yerini almıştır. O, batının ilerleyişi, doğunun geri kalışı karşısında, yalnız Müslüman Türk’ün değil, bütün İslâm milletlerinin uyanışını arzulamıştır. Yıkılış günlerinin kahrını yaşamış, istikbâle ve istiklâle olan inancını asla kaybetmemiştir. Baştan başa destan olan tarihimizin, iki küçük fakat manaca büyük kesitlerini, büyük bir maharetle destanlaştırabilme başarısına erişmiştir.
Bu, az şey midir?
Bu duygular içinde, ölümünün 50. yılında, onu biraz olsun, anlatabildimse, bahtiyarım.[1]
Oyhan Hasan BILDIRKİ
[1] Millî Şair Mehmet Akif Ersoy Ölümünün 50. Yılında… s. 22 – 28 / Aydın 1986













ya ben hala işe yarar yani aradığım bi şiiri bulamadım ya ne biçim site bu yaa
valla bende özgeye katılıyorum hiçbirşey bulamadım ne biçim siteyse anlamadım doğrusu
arkadasların ikisi de yalan soyluyor adım ersin msn:nikotin_2_8@hotmail.com tel: 05392757651 soyledıklerım yalansa bana buralardan ulasabılırsınız sevgilerle…
BU SİTE DE ARADIĞIM HERŞEY VER YAPANLARA ÇOK TESEKKUR EDİYORUM HERKESTEN ALLAH RAZI OLSUN.
ya ben mehmet akifin sanatını bulamadım yazmıyoki ya
ya nolur şuraya mehmet akif ersoyun sanatını koyun nolur ya çok lazım
ya yarın falan bakarım koyarsınızda siteye nolur
Okan,
İstediğiniz yazı, hemen yukarıda. Oraya baksana.
Selamlar.
bence siteniz çok iyi
ben gökhan sitenşz çok iyi sayılır benim msn nem dilenci_07@hotmail.com buyrun gelin beklerim
“Türk gençliğinin elleri üzerinde Edirnekapı’daki şehitliğe defnedildi.”
“İslâmi Türk Milliyetçiliği fikrine bağlanan Akif,”
“Âsım, Akif’in şâhâseridir. Şair, onun vasıtasıyla Türk gençliğine seslenmektedir.”
Bu satırları karaladığınıza göre Akif’i siz hiç anlamamışsınız bu ayıptır, günahtır, batılıların ekmeğine yağ sürmek demektir. Sadece İstiklal Marşı’nda değil; Çanakkale Destanı’nda da “Türk” veya “Türklük” kelimeleri geçmiyor. Neden? Bir milletin İstiklal Marşı’nda ve yakın tarihteki en büyük kahramanlık destanında “Türk” veya “Türklük” vurgusu mutlak suretle yer almalı değil miydi? Bu size de biraz garip gelmiyor mu Sayın Oyhan Hasan BILDIRKİ? Buraya bir mim koyup Milli Şair’imizi dinleyelim:
Hani, ey kavm-i esaret-zede, muhtariyet?
Korkarım, şimdi nasibin mütemadi haybet
Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa
Kimi bin türlü fecaatle çekilsin kucağa
Birinin ırzı heder, diğerinin kanı helal
İşte ey unsur-i isyan, bu elim izmihlal
Seni tahrik eden üç beş alığın marifeti
Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti
Hani milliyetin İslam idi… Kavmiyet ne!
Sarılıp dursaydın a milliyetine
“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri”
“Arabın Türke; Lazın Çerkeze yahut Kürde
Acemin Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!
Müslümanlık da “anasır” mı olurmuş ne gezer
Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor peygamber”
(Safahat, Üçüncü Kitap; “Hakkın sesleri”)
Selam ile
Oldukça dikkat çekici bir tespitte bulunmuşsunuz. Ben Türk’üm, ırkçı değilim ve benim ülkemde yaşayıp kendilerini Türk saymayanların daha çok ırkçılık yaptıklarını da üzülerek görüyorum. Sözünü ettiğiniz her iki şiirde “Türk” sözü geçmez. Çünkü bu şiirlerin yazıldığı zaman, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti isim olarak yoktu. Fakat Akif, ülkemizde kimlerin yaşadığını da verdiğiniz örnekte belirttiğiniz gibi çok iyi biliyordu.
Merak ediyorum: İstiklal Marşı’mızdaki “ırkıma” sözüyle anlatılmak istenen nedir acaba? Hiç düşündünüz mü?
Teşekkürler.
Öncelikle, bu söylediklerinizle beni hayal kırıklığına uğrattığınızı belirtmeliyim, sizden beklemiyordum. Türk anne-babanın evladı olarak bütün dünyanın muzdarip olduğu kavmiyetçilik hastalığının hangi ırkta daha çok müzmin hal aldığıyla açıkçası ilgili değilim, haklı da olabilirsiniz. Irkçılık kör eden bir hastalık, hiçbir şeyi göremiyor artık ırkçılar. Almanların milli marşlarında sittin sefer Alman kelimesinin geçmesi (Alman şarabı, Alman karısı gibi zırvaları geçiyorum, çok iğrenç geliyor) de gavurların sorunu. Akif, İstiklal Marşı’nda, “nazlı hilal, ebedi yurt, kahraman ırk, hakka tapan millet, cennet vatan” vb. diyor da bir türlü “Türk” demiyor. Neden Sayın Oyhan Hasan BILDIRKİ? “Irk” derken bugün ideolojikleştirildiği şekliyle Türk ırkını, yurt derken “Türk yurdunu”, vatan derken “Türk vatanını” mı kastediyor? “O benim milletimindir ancak” veya “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal” derken kastettiği “MİLLET” nedir?
Bir defa “ırk”tan kastettiği “etnik/biyolojik köken olarak Türk ırkı” değildir. Irk kelimesi 1942 yılında Türk Dil Kurumu sözlüğüne girerek bugünkü anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihten önceki Osmanlıcadaki kullanımı bu manada değildir. Siyah ırk, sarı ırk, kızılderili ırk gibi tamlamalara rastlayabiliyoruz Osmanlıca eserlerde cilt rengine göre ayrılan insan topluluğu anlamında. Osmanlıcanın “vatan” gibi sonradan ideolojikleştirilmiş kelimelerinden birisidir ırk kelimesi. Vatan da önce “köyün meydanı” demekti ve genellikle köylüler kullanırdı. Sonradan Türkçü ideolojinin en temel kavramlarından birisi haline geldi. Irk da böyledir. Akif’in zihin dünyasında ırk, yakın ve uzak geçmişteki “ecdad” manasındadır. Nitekim ırk, ırak (uzak) ile aynı köktendir. “Kahraman ecdad” vurgusu başka şiirlerinde de kullandığı bir tabirdir. Biyolojik kökenle ilgili değildir. Kaldı ki ırkçılığa karşı tutumu yukarıda belirttiğim gibi gayet nettir.
“Yurt” derken kastettiği de “Edirne ile Kars” arası bugünkü Türkiye değildir. Bilakis bunu da içine alan daha geniş bir coğrafyadır. “Üçyüz elli milyon şu kadar can” derken bu coğrafyayı kasteder. Halbuki bunu söylediği tarihte Türkiye’nin nüfusu 13 milyondu. Onun zihin dünyasında yurdun, “üzerinde ebediyen ezan okunan her yer” olduğunu anlamak için fazla zorlanmaya gerek yok;
“Bana siz alem-i İslam’ı sorun söyleyeyim
Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim
Uzak Doğu’dan alın, Uzak Batı’ya kadar
Müslüman yurdunu baştan başa kaç devrim var”
(Safahat, İkinci Kitap; Süleymaniye Kürsüsünde)
1925 sonu batıcı düzenin takdiriyle maaşı kesilen, iş verilmeyen ve üstelik peşine polis takılıp yurdu terketmesi temin edilen Akif’i rahmetle anıyoruz. Anlamıyorsunuz Akif’i bari uydurmayın. Ruhu şad mekanı cennet olsun!
akif ersoya tesekkürler bize boyle bir marş bıraktıgı ıcın ruhu şaad mekanı cennet olsun .tabi canakkalede kı250000 kısının ve sarıkamıstakı 100000 kısının
hepsıne sonsuz saygılarımızı sunuyoruz
M.A.ERSOY HAKKINDA ŞİİR ARIOM BULUOM AMA MAŞALLAR ÇÇÇÇÇÇÇOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOKKKKK UZUN SİTEYİ BEĞENMEDİM
hiç güzel DEĞİLLLLLL öğretmenin aradığı şiiri bulamadım berbatttt
GÜZEL ŞEY YOK KÖTÜ BİR SİTE
kötü site diyenlerin iy dedikleri siteleride bilioruz …. ANLAMAK İSTEYENE ADAM GİBİ OKUYANA BU SİTEDE COK ŞEY VAR … O ÇOKK BİLMİŞ ARKADAŞLARIMIZ BİDAHA GÖZDEN GECİRSİN OKUDUKLARINI!!!
yaaaaa bu ne biçim site yawww hiç şiir yok kardeşim ödevi neyle yapcaz ….)(: adamı snr edionuz yaw ::::()zaten ödev üstüne ödev şiirleri bari bulalım diğrelerini yapamıoz zaten
(ooooooofffffffffffffffffff) bıktım yaw bizim bu türkeçinin saçını başını yol yaw ne biçim ödev verir anlamadım……….!!!!!!!!!!!!!! siiiiiiiiiiiiiiiiiiinnnnnnnnnnnnnniiiiiiiiiiiiiiiirrrrrrrrrrrrrr::::::!!!!!!!!/(=)?_?
harikaaaaaaaaa
Ödev için değilde İSTİKLAL MARŞIMIZI yazan adamı bu güzel sözleri döken adamı merak edip araştıran yokmu ??
bilgiler güzel emeği geçenlere teşekkür ederim